kod

Eşcinselliğinin mekanızmasını, seni ve cinselliğini benzersiz yapan şeyleri, kod'unu keşfet.

yol

Olduğu ve olmak istediği insanı şekillendiren erkekleri keşfettiği yol'da KTOG'a katıl.

rehber

Eşcinsellik, seks ve envai çeşit konuda seni yükseltecek temel ve lüks rehberler.

biz

Mevcut yeryüzünde eşcinsel olmakla ilgili sakıncalı serzenişler.

aktifizm

Yataktaki pozisyonun ne olursa olsun, aktivizmin makbul olanı aktif olanı.

Upstream Color: Alt Metin İncelemesi

Yazı, özellikle filmi izleyip anlamayanlar için hazırlandı.
Gerçekten zorlu bir filmdi, tartışmayalım bunu.
Primer filmiyle zamanında jürilerin aklını başından siken Shane Carruth'un lanse edildiği andan beri merakla beklediğim, düşmüş mü acaba diye Google'da embesil gibi "Upstream Color 2013 bluray torrent çıksın ananıza başlarım artık" diye aramalar yaptığım filmi sonunda internete düştü. Ben de nihayet izleme şansı buldum. Henüz çok fazla ülkede vizyona girmedi ve girdiği ülkelerdeki embesil seyirci kitlesi de IMDB'de 6.8 gibi bir puan ortalaması yarattı. Ama değil, film 10 üzerinden 10'luk. Sabırla bekleyenler için ölümcül ödüller vaat ediyor ve Carruth bir kez daha akıl karıştırıp düşündürmeyi başarıyor. İndirme linki ve detaylı inceleme içeride...

Şimdi keyifle yaptığım incelemede bana katıl sevgili lubun, iki gözüm hetero abim, saygı değer ablam ve her kimsen...



Filmi hemen izlemek isteyenleri oyalamadan link paylaşıyorum: Upstream Color 2013 Bluray Film, tek tık yeter. İncelemeyi okumadan önce ya da okuduktan sonra izlemeniz fark etmez. O yüzden şimdi verdim linki. İzledikten sonra okuyun ve bir şeyler yerine otursun, ya da izlemeden önce okuyun ve izlerken daha fazlasını fark ederek boşalın.

Afişteki eksantirik yakışıklı Shane Carruth; ikinci başrol, filmin yazarı, yönetmeni ve yapımcısı. Mahsun/Tatlıses stayla bu durumlar özellikle bağımsız sinema sektöründe alışıldık durumlar yurtdışında zaten. Yine de biz Türklere halen garip geliyor biraz.


Filmi izlemeden önce acayip korkuyodum itiraf etmem gerekirse. Alıştık dizimag'a girip bütün Amerikan dizilerini kesintisiz izlemeye, hafiften embesillik başladı bünyede, kesin bu kadar sanatsal bi filmi anlamıcam mal gibi internete bakmak zorunda kalcam şeklinde triplere girdim çıktım. İşin güzel yanı ise bütün korkularım beden buldu ve filmin ilk 40 dakikasında resmen kıvrandım. Ağlamamak için kendimi zor tuttum. Allah'ım, beyin hücrelerim dejenere oldu, hem de degajeme doğru şeklinde birkaç damla gözyaşı çıkmış olabilir yine de. Eğer görüntü bu kadar iyi olmasaydı, kompoziyonun amına böylesine afili bir şekilde konulmuş olmasaydı büyük ihtimalle ilk yarım saatte bırakırdım filmi. Zaten artık olaya ayıktım ben, eğer müthiş derin fikirleriniz varsa, ve bu konuda kitap yazmak ya da film çekmek istiyorsanız, o zaman üslubunuz iyi olmalı. Yoksa embesillikle dolu bu dünyada kimse anlamadığı şeyi okumaz, izlemez. Sike sike izletmek dedikleri de bu olsa gerek. Hollywood sıçtığı bokla oynasın kanımca.

Benim film öncesi dramımı öğrendikten sonra, şimdi filmin konusu ile başlayalım. IMDB sayfasına göre "Bir erkek ve bir kadın, yaşlanmayan bir organizmanın yaşam döngüsü içerisinde karmakarışık ve tükenmiş bir haldedir. Mahvolmuş hayatlarının parçalarını kaybetmeye çalışırken kimlikleri bir illüzyona dönüşür." Filmin türü de sci-fi olunca dramatik bir bilim-kurgu, yaratıklar vs. falan beklemiştim ilk başta. Sonra filmi izlemeden önce biraz araştırma yaptım, ekşi'de yazılan yorumları falan okudum ve buna biraz daha ikna oldum. Ama sonra bundan daha fazlası olduğuna ve yaratık maratık işi olmadığına ikna oldum. Bu sonuncuya nasıl ikna oldum ben de bilmiyorum.

Filmi açtım, açmadan önce de fırına elma dilim patates koydum. Üstüne bir avuç kekik, hafif mevsim baharatları falan... Ağzının akan suyunu severim okuyucu, sonra izlemeye koyuldum. Görüntü zaten sizi hemen kendine çekiyor. Cast'ı kim yaptı bilmiyorum ama figüranlar bile Shane'in tipi gibi eksantirik hani. Ordan olmazsa burdan bağlarım diye fısıldayan bir film işte...

spoilerBu noktadan sonra mk derecede spoiler tehlikesi var. Ona göre devam edin. Ama bana sorarsanız okuyup öyle izleyin ve bizim fark ettiğimizden daha fazla şeyi fark edin, sonra bize de söyleyin. Çünkü bu filmde hakkaten "gönderme" sanatının götü başı dağıtılmış. Bu yüzden standart bir inceleme yerine Sikkofield-vari, kare kare analiz ederek ve hatırlatarak gideceğim.

FİLMİN KONUSU VE AYRINTILAR


Filmde bir adam bir bitkiden elde ettiği madde ve yetiştirdiği solucanla bir takım deneyler yapıyor. Kendisi senaryoda "hırsız olarak geçiyor".

Hırsız rolündeki adamla ilk tanışmamız. Bahçesinde çalışıyor.

Bir bitkiden uyuşturucu madde elde ediyor.
Kendi yetiştirdiği solucanlardan birini bu uyuşturucuyla karıştırıp kapsülün içine yerleştiriyor. Bu sahnede yüzlerce solucan arasından tek bir tane iyi olanının çıkmasının zorluğundan bahsedilirken, insanların arasından iyilerinin çıkmasının ne denli zor olduğuna bir gönderme yapılıyor.

Hırsız, özel efektler departmanında çalışan ve anladığım kadarıyla iyi bir işi olan bir kadını kendine hedef seçiyor.
Hedefini bulduğu gece.


Solucanı kadının bedenine zorla yerleştiriyor ve kadını kaçırıyor.
Hırsız, kadının bedenine solucanı enjekte ederken.

Solucan kadının zihnini ele geçiriyor ve adam kadını kontrol ederek onun evini/parasını vs. alıyor.

Hırsız kaçırdığı kadın Kris'i manipüle ederken ona bulabileceği en iyi nimet olarak su veriyor. Suya olan iştahının gittikçe artacağından ve sonrasında ise bu iştahın azaldığından bahsediyor. İnsanın dünya nimetleri ile olan ilişkisinin simgesel temsili niteliğinde bir sahneydi. Bu açlığa neden olan şeyin solucan olduğunu düşünürsek, solucan da insan nefsinin bir temsiliydi. Tanrı'nın insana nefsi vermesini adamın enjekte ettiği solucan temsil ediyor. Neden bu şekilde yorumladığımı yazının sonunda söyleyeceğim.
Hırsız kadını manipüle ederek parasını alıyor.

Kadın bu sırada solucanı bedeninden çıkarmak için uğraşıyor, bir şeylerin ters gittiğini farkında. Solucanın bedenine ilerleyişini gördüğü bazı anlarda ve o noktaları bıçaklıyor. Vücudunda yara izleri kalıyor. Sonra başka bir adam kadının içinde büyüyen bu solucanı alıp bir domuza aktarıyor ve kadını gönderiyor. Kadın her şeyini kaybetmiş bir halde yeni bir iş bulmak üzere eski hayatına dönmeye çalışıyor.
Kris eski işinden kovulurken...

Oldukça karışık bir plottu, bunu söylemeliyim. Bu noktada dikkat edilmesi gereken şeyler; 

1Kadına solucanı enjekte edip onu kaçıran ve kadının içinden solucanı çıkaran adam aynı adam değil. Bunlardan birisi hırsız, diğeri örnekçi. Hırsız olan kadına solucanı enjekte ediyor, onu kaçırıyor, solucan kadının zihnini kontrol ettiği için onun parasını alıyor; sonraki aşamada hırsız kadını örnekçiye teslim ediyor ve örnekçi adam kadının içinden solucanı çıkarıyor, çıkardığı solucanı bir domuza enjekte ediyor. Örnekçi adam sesle uğraşıyor ve doğanın seslerini kaydedip bunlardan besteler yapmakla geçiriyor tüm zamanını. Ayrıca bir domuz çiftliği var.
Örnekçi adam kadını hırsızdan teslim alıyor. Teslim alma kısmı filmde atlanmış. Direk sahne geçişi var.
Örnekçi adam ve domuz çiftliği...
Örnekçi adam kadının içinde büyüyen solucanı çıkarıp bir domuza aktarıyor. Sonra da Kris'i serbest bırakıyor. Kris serbest kalmadan hemen önce bu işlemin sadece Kris'e değil onlarca insana yapıldığını görüyoruz. Bu işlemin örnekçi adamın sürekli yaptığı bir şey olduğunu anlıyoruz. Örnekçi adama örnekçi dememizin sebebi hayatını ses örnekleri kaydederek geçiyor olması.

2Örnekçi, kadını serbest bıraktıktan sonra kadın pek bir şey hatırlamıyor. Yani solucan onun bedeninden çıkınca solucanın onu kontrol ettiği zamanlara dair neredeyse tüm anılar da silinmiş oluyor. Sadece bazı görüntüler kalıyor aklında. 

3Filmin aynı noktasında bu işlemin sadece o kadına değil, o kadınla birlikte onlarca kişiye daha uygulandığını görüyoruz. Hepsi de aynı şekilde serbest bırakılıyorlar. Hepsinin de vücudunda solucanı çıkarmaya çalıştıkları için kalan yara izleri gibi bazı işaretler var.

Kadının adı Kris. Kaçırılıp bırakıldıktan sonra iş yerine gidiyor ve kovulduğunu öğreniyor. Ondan işe gelmediği dönemde ne yaptığını söylemesini istiyorlar ama Kris'in bir açıklaması yok. Çünkü neler olduğunu hatırlamıyor. Nezleydim diye bir yalan uyduruyor ve işten atılıyor. Sonra bankaya gidiyor ve bütün parasının bir başkasına bırakıldığını öğreniyor. Bir kağıtta da kendi imzası var. Bu benim imzam değil diye kurtarmaya çalışıyor ama el yazısının ona ait olduğu apaçık. Doğal olarak her şeyini kaybettiğini oldukça garip bir şekilde öğreniyor. Hafızasında bir boşluk var, hatırlamadığı bir dönem var.

İşte Kris tam bu dönemde metroda yolculuk ettiği bir gün Jeff'le tanışıyor. (Shane Carruth'un kendisi oynuyor). Jeff ve Kris arasında bir etkileşim oluyor; ilk görüşte aşk gibi. Ama bu etkileşimi engelleyen bazı anlaşılmaz durumların olduğu da apaçık. Oldukça farazi sahnelerle Kris ve Jeff'in birbirlerine aşık olduklarını ve son derece sorunlu bir ilişkiye başladıklarını görüyoruz.

Jeff'le ilk tanışmamız...
Kris ve Jeff birbirlerini görüyor. Aralarında muazzam bir etkileşim oluyor.
Fakat bu etkileşime rağmen sorunlu bir şekilde birbirleriyle ilgilenmeyi kesiyorlar.


Jeff'de tıpkı Kris gibi. Zamanında kaçırılmış, aynı işlemler uygulanmış. Ama bu sefer onun adına bir hırsızlık yapılmış ve Jeff gerçek dünyaya döndüğü zaman nasıl yaptığını bilmediği bu hırsızlığı kabul etmek durumunda kalmış.

Jeff ve Kris'in bedenlerinde birbirlerine benzeyen yara izleri var ve büyük ihtimalle Jeff' de kaçırıldığı zaman solucanı vücudundan çıkarmaya uğraşmış.

Jeff'in ayağındaki yara izi. Solucanı çıkarmayı denediği zamanlardan kalmış olmalı. Kris'in de aynı bölgede bir izi var. Fakat tam olarak fark edemiyor bu gözü önündeki gerçeği. Bu noktada insanlara gönderilen işaretlere karşı ne derece kör olduğumuz düşüncesine bir gönderme yapıldığını düşünüyorum.

Jeff ve Kris'in ilişkileri boyunca dikkat çeken bir nokta şu, bir süre sonra birbirlerinin anılarını sahiplenmeye başlıyorlar. Yani filmin konusunda da belirtildiği gibi, kimlik bir illüzyona dönüşüyor. Jeff'in Kris'e anlattığı bir çocukluk anısını Kris alıp sahipleniyor ve "bunu sana ben anlatmıştım, benim anım bu" şeklinde durumlara bürünüyor. İki taraf da birbirlerine sık sık yapıyorlar bunu.

Bu sıkıntılı dönem boyunca Kris sık sık nasıl geldiğini hatırlamadığı yerlere gidiyor ve "bulamadım, arıyorum ama bulamıyorum" gibi sözler sarf ederek krizlere giriyor. Jeff bu duruma başlarda anlam veremiyor. Bu noktada Shane'in de bir röportajda belirttiği üzere, Kris aslında içinden çıkarılan ve bir domuza aktarılan solucanı arıyor. O solucanın içinden çıkarılması Kris'de çocuğunu kaybetmiş bir annenin psikolojik semptomlarını yaratıyor. Kris bu zaman boyunca onu örnekçi adamın çiftliğindeki bir domuza (solucanın aktarıldığı) götürecek ipuçlarını içeren görüntüler görmeye başlıyor. Yani domuz ve Kris arasında bir bağ oluşmuş ve bu bağı solucan sağlıyor.

Film boyunca Kris, domuza ait çiftliğe yönlendirme yapan ipuçlarıyla karşılaşıyor.

Filmin sonlarına doğru ipuçları birleştiriliyor, Kris ve Jeff ile birlikte diğer kurbanlar örnekçi adamın çiftliğini buluyorlar ve bu çiftliğin başına geçiyorlar.
Kurbanların ayrıntıları birleştirip çiftliğe ulaşması.


Kris bir bağı olduğunu düşündüğü domuzu buluyor ve sanırım onun yavrularından biriyle sarılırken de film bitiyor. Hüzün bitmemiş durumda ama filmin son sahnesinde açık bir şekilde huzur vardı. Kris domuzu bulduğunda huzuru da bulmuştu.
Kris'in bir yavru domuzda huzuru bulması. Aradığı şeyi bulduğunu hissediyor. Fakat yine de mutsuz.

Filmin özeti ve dikkat edilmesi gereken önemli birkaç ayrıntı bu kadardı. Şimdi bu özetin benim için ne anlama geldiğine değinmek istiyorum. Sonrasında ise birkaç tane daha ayrıntı vererek filmin vermek istediği mesajla ilgili bir tümlemeye gideceğim.

aJeff ve Kris'in ilişkileri boyunca dikkat çeken bir nokta şu, bir süre sonra birbirlerinin anılarını sahiplenmeye başlıyorlar, dedik. Kimliklerini kaybediyorlar, birbirlerinin anılarını ve kimliklerini sahiplenmeye başlıyorlar. Bu ayrıntının benim için iki anlamı vardı:

1İnsan ilişkilerinin insanın kimliğini değiştiren psikolojik etkilerine bir gönderme yapıldığı açık. Bu konuda yazılmış kitaplar bile var. Andre Aciman'ın Call Me By Your Name kitabında da anlatıldığı gibi, bir süre sonra aşık olduğumuz insanın kimliğine bürünmeye ve ona ait olan özellikleri sahiplenerek gitgide ona daha çok benzemeye çalışıyoruz. Bu birçok insanda görülen bir durumdur. İlişki boyunca farkında olmadan karşımızdakine benzemeye çalışırız, çünkü karşımızdakine bir hayranlık besleriz. Zaten aşkın kaynağı da çoğu zaman budur. Kaynağını bilemediğimiz bir hayranlık. Hayran olduğumuz şeye benzemeye çalışmaksa bir içgüdüdür. Erkek çocuğun babayı model alması gibi. Hayran olduğumuz kişiye benzersek kendimizi daha çok seveceğimize olan inancımız da alttan altta bu durumu promote eder. Tabi bu durumun eksilerinden biri kendi orijinalliğimizi kaybetmeye başlamamızdır. Upstream Color'da bu sahnelerin ilişkilerin insanın kimliğini dejenere etmesine yapılan bir eleştiri olduğunu düşünüyorum.

2Jeff ve Kris'in içlerine konulan solucan onlarda birbirlerine benzer travmalar yaratmış olabilir. Bu travmalar birbirlerine çok benzeyen iki kişi, ya da birbirlerine aşırı bağlı oldukları için sürekli birbirlerini bazı konularda eşleştirmeye çalışan iki sevgili yaratmış olabilir. Bu solucanın ne anlama geldiğini yazının ilerleyen kısımlarında tartışacağım.

bKris işten atılırken ona neden işe bu kadar uzun süre gelmediği soruluyor ve ondan bir açıklama bekleniyor. Kris'inse söyleyecek hiçbir şeyi yok. Bu sahne reenkarnasyon ya da geçmiş yaşam temelli bazı fikirlere bir gönderme yapıyor olabilir. Örneğin durduk yere sinirlendiğimiz ve sevdiklerimizin kalplerini kırdığımız anlar vardır. Neden aşırı tepki verdiğimiz bir yana çoğu zaman neden sinirlendiğimizi bile bilmeyiz. Geçmiş yaşam üzerine kurulu bazı kültler, bu dünyada nedenini anlayamadığımız davranışlarımızdan sorumlu olanın geçmiş yaşamımızda başımıza gelenler olduğunu söyler. Elimizde olmadan istemediğimiz şeyler yaptığımız durumlara yapılan göndermeydi bence Kris'in işte atılma sahnesi.

ÖRNEKÇİ ADAM Filmde domuz çiftliğinin sahibi ve seslerle uğraşan bu adamın Tanrı'yı simgelediğini düşünüyorum. Hatta bundan neredeyse eminim. Shane verdiği röportajlarda bu konuyla ilgili hiçbir şey söylemese bile örnekçi adamın o filmdeki varlığını açıklayacak başka bir açıklama yok. Zaten Tanrı'yı temsilen bir oyuncu koymak gibi bir şey yaptığını açıklayıp dindar izleyicileri soğutmak istememişse kabul edilebilir bir şey, ve bundan sonra da çıkıp bu adamın işlevini açıklamaz Shane. O yüzden filmdeki sembolik anlamları bulmak bize kaldı. Dediğim gibi örnekçi adamın tanrıyı simgelediğini düşünüyorum. Bunun nedenleri şu şekilde:

1Adam doğayla gereğinden fazla iç içe. Diğer insanların yaptığı hiçbir şeyi yapmıyor; işe gitmek, aileye sahip olmak, yemek yemek, su içmek vs... Adamdan hiçbir şekilde insani sinyaller almıyoruz. Ama en önemlisi de yalnızlığı. Film boyunca sadece bir kez bir başka insanla iletişime geçiyor, o da domuzların hamileliğiyle ilgili bir konuda. Kurduğu iletişimde de oldukça asosyal davranıyor.
Örnekçi adamın doğayla muazzam bir ilişki içerisinde olması...

2Hamile domuzlar yavruladığı zaman bütün yavruları bir çuvala dolduruyor ve onları suya atıyor. Yavru domuzları bu şekilde gözünü bile kırpmadan öldürebilmesi bence bugün bütün büyük dinlerdeki kader inancı ile uyuşan bir sahneydi. Tanrı bazen bizim anlayamadığımız nedenlerden dolayı bazı kullarını vaktinden önce öldürür, ve konuyla ilgili de kimseye hesap vermek zorunda değildir.
Örnekçi adam domuz yavrularını ölüme doğru taşırken...

3İnsanları kaçırıp içlerine solucan enjekte etme ve bu sayede onları kontrol etme, ya da onlarda bazı izler (anılar, fiziksel izler, travmalar) bırakma fikri orijinalinde örnekçi adama ait diye düşünüyorum. Bu işi kendisi yapmıyor ama. Bunun için bir hırsızı var. Hırsız tanrının emirlerini yerine getiriyor ve karşılığında kaçırdığı kişilerin paralarını alabiliyor. Bu da ödülü... Sonrasında ise emredildiği gibi kaçırdığı kişiyi tanrıya temsil ediyor. Bu, bütün büyük dinlerdeki Tanrı inancıyla uyuşan bir ayrıntı. Çünkü çoğu zaman Tanrı'nın isteklerini yerine getirmek için diğer insanlara emirler verdiğine vs. inanılmaktadır. Sahnenin amacı bu inanca bir gönderme yapmaktı. Ayırca Tanrı'nın emirlerini yerine getirdiğin zaman Tanrı'nın sana direk olarak bir ödül vermediğini, bunun yerine sana bir fırsat kapısı açtığını ve bu kapıyı görüp göremeyeceğine müdahale etmediğinin de bir yansımasıydı bu sahne. Hırsız adam fırsatı değerlendirip Tanrı için kaçırdığı kişilerin paralarını alıyordu. Tanrının ilgilendiği şey bedenleriydi çünkü. Doğal olarak, kendi ödülümüzü kendimiz yaratırız şeklinde bir alt metin de verilmiş olabilir diye düşünüyorum.

BONUS 1Adamın içlerine solucan vererek işaretlediği insanlar kaderin etkisindeymişler gibi birbirlerini buluyorlar. Tanrının hepimiz için bir eş yarattığı olgusuna gönderme yapılmış diye düşünüyorum. Kris ve Jeff'in vücutlarında aynı yerlerde izler var.

BONUS 2Yazının başında verdiğimiz solucan-nefis temsili. Tanrının insanı yaratırken nefsi de içine koyması. Belki de şeytan niteliğindeki hırsızın Kris'i manipüle etmesi ve ona neyi sevmesi gerektiğini söylemesi. Tıpkı bugün kapitalist şirketlerin yaptığı gibi. Manpüle olan Kris hırsızın ona dediği gibi suya karşı bir açlık duyar. Bu açlığı sağlayan nefis, yani solucandır. Açlığı kontrol eden ve neye karşı oluşacağını bildiren de hırsızdır. Hırsız para babası şirketleri temsil ediyor olabilir, ya da direk şeytanın kendisini. Ya da madde 3'te dediğimiz gibi hırsız sadece Tanrı'nın emrini yerine getiren bir kuldur ve ödülünü bu şekilde alıyordur.

4Örnekçi adam bir sahnede şehre iniyor ve zamanında içlerine birer solucan enjekte ettiği tüm kurbanlarını ziyaret ediyor. Ziyaret sahneleri de filmin geneli gibi oldukça belirsiz ve farazi. Örnekçi adam kurbanlarıyla iletişim kurmuyor. Sadece onların yanına gidip yüzlerine bakıyor. Fakat ilginç bir şekilde bu kurbanlar onların dibinde duran bu adamı görmüyorlar, hiçbir tepki vermiyorlar. Örnekçi adamın bu duruma oldukça üzüldüğünü de fark edebiliyoruz.
Örnekçi adam kurbanlarını izlerken...

Örnekçi adam kurbanlarını izlerken...

Örnekçi adam kurbanlarını izlerken...

ANLAMIBütün büyük dinlerde belirtildiği üzere hepimizin içinde Tanrı'dan bir parça vardır. Bu parçayı filmde solucan temsil ediyor. Tanrı kendinden olan bu parçayı asla harcamaz. Bir canlıdan alıp ötekine verir ve bu sayede dönüşümlü olarak kullanılmasını sağlar. Bu parça içimize konulup alındığı zaman geride bir iz bırakır ve bu iz nedeniyle hayatımız boyunca bir şeyi ararız. Aradığımız şey Tanrı'nın kendisidir. Tanrı, bize bazı işaretler göndererek onun varlığını anlamamızı istemektedir. Çünkü bize bunu başarabilecek bir zeka vermiştir. Fakat 4 numarada açıkladığım gibi, Tanrı gelip gözlerimizin içine baktığında bile fark etmiyoruz onu. Bizde bıraktığı iz o denli güçlü bir travma yaratıyor, ya da bu dünyanın meseleleri, veyahut da kendimizi keşfetme konusunda o denli takıntılıyız ki, Tanrı'yı tamamen unutuyoruz. Sahnedeki melankoli de Tanrı'nın bu konudaki çaresizliğini anlatmak için var. Diğer bir anlamı ise şu olabilir: Tanrı bizim onu keşfetmemiz için beklemektedir. Kendisini direk gösteremediği ya da göstermek istemediği için bizim onu keşfedebilmemiz adına içimize kendisinden bir parça koymuştur (solucan). Bu parçanın bizi yönlendirmeleri sonucu kendisini bulmamızı istemektedir. Oysa işe yaramayan bu yöntemin sonucunda üzgün bir şekilde kendisini bulamayan, hatta ne aradığı bile bilmediği için boşluğa düşmüş kullarına bakmaktadır. Solucan'ın anlamı bu noktada biraz tartışmalı. Filmin başlangıcındaki su içme sahnesine göre nefsi temsil ediyor da olabilir, ama burada yaptığımız analize göre tanrının bizlere kendinden üflediği parçayı da temsil ediyor olabilir. Selim-i fıtrat falan mı diyoduk buna tam hatırlayamadım.

Filmin sonunda ayrıntıları birleştiren Kris ve Jeff Tanrı'nın yaşadığı çiftliği buluyor. Fakat en baştan beri aradıkları şey Tanrı değildi. Bu yüzden buldukları çiftliğin ona ait olduğunu fark edemiyorlar. Aradıkları şey bir domuzdu. Domuzu bulunca da huzur buluyorlar. Bu noktada oldukça önemli bir alt metin olduğunu düşünüyorum. Domuz bu dünyadaki nimetleri ve bize vaat edilen şeyleri temsil ediyor. Kris domuzu bulduğu anda bile huzurla karışık bir melankoli duyuyor. Bunu yazının başında söylemiştik. Sanırım bu da büyük dinlerin bahsettiği, bu dünyanın nimetleriyle mutlu olamayacağımız gerçeğine yapılmış bir gönderme. Kris başından beri kendisini aradığı şeyi bulmaya odaklamıştı. Ayrıntıları birleştirdiğinde aradığı şeyin domuz olduğu sonucuna ulaşmıştı. Yani dünya nimetleri... Bu yüzden asıl aradığı şeyin Tanrı olduğu sonucuna da asla ulaşamamıştı. Bu durum, mutsuz bir bilgisayar programcısının uzun süre düşündükten sonra mutsuzluğunun nedenini bilgisayarına bağlaması ve yepyeni bir Mac alınca kısa süreliğine bu mutsuzluğunu dindirmesi gibi düşünülebilir. Oysa sorun olduğu yerde duruyor. Domuz, Kris'i kısa bir süreliğine huzuru bulduğuna inandırıyor. Bir süre sonra ise aynı mücadele, ve aynı döngü tekrar başlayacak.

Döngü... Döngüden kasıt yaratığın yaşam döngüsü. Yaratıktan kasıt ise bizim bilinçaltımız ve nefsimiz. Solucan Kris'in bedenine onun rızası olmadan konulmuştu. İnsanların bilinçaltları da onların elinde olmadan oluşur. Kris'in domuza duyduğu açlık ise bizim nefsimiz. Nefsimiz sürekli bizi bir şeyleri aramaya ve onlara ihtiyaç duymaya yönlendirir. Böylece asıl aradığımız şeyin Tanrı, ya da insanın üstündeki güç her neyse o olduğunu bilmekten uzaklaştırır bizi. Bu noktada nefsimiz de şeytanı temsil etmektedir.

Benim yorumların bu şekildeydi. Filmin sorunlu ilişkiler üzerine kurulu olduğunu, ya da örnekçi adamın DOĞA ANA'yı temsil ettiğini, Kris'in sonunda adamın çiftliğini ele geçirmesinin insanın doğa anayı ele geçirmesi ve ona hükmetmeye çalışmasını temsil ettiğini söyleyenler var. Kısmen bu anlamlar da çıkarılabilir fakat filmin bütününe bakıldığı zaman örnekçi adamın Tanrı'ını bir temsili olduğunu görmemek mümkün değil. Erciyes Dağı'ndaki Allah yazısını bulan kişi kompleksine girmediğimi ispatlamak adına da, Tanrı'nın da temsili bir şey olduğunu söyleyebilirim. Tanrı derken kastettiğim şey, insanın üzerindeki güç, var olduğumuz günden beri aradığımız şey her neyse o işte. O'nun temsili... Tanrı mı, uzaylı mı nedir bilemem. Ama bizim üzerimizdeki güç, ve bu gücün bizi nası etkilediğiyle ilgili bir şey.

Ya da, ikinci bir seçenek, Tanrı yok ve insanlar olarak tüm saçma sapan davranışlarımızı yüklemek, bunların sorumluluklarından kurtulmak üzere Tanrı diye bir şey uyduruyoruz. Aslında her şey beynimizde olup bitiyor ve hasta insanlardan ibaretiz...

Upstream Color'ı izleyin, kendinizden geçin... Sonra burdan konuşalım.

KTOG