kod

Eşcinselliğinin mekanızmasını, seni ve cinselliğini benzersiz yapan şeyleri, kod'unu keşfet.

yol

Olduğu ve olmak istediği insanı şekillendiren erkekleri keşfettiği yol'da KTOG'a katıl.

rehber

Eşcinsellik, seks ve envai çeşit konuda seni yükseltecek temel ve lüks rehberler.

biz

Mevcut yeryüzünde eşcinsel olmakla ilgili sakıncalı serzenişler.

aktifizm

Yataktaki pozisyonun ne olursa olsun, aktivizmin makbul olanı aktif olanı.

2015 İstanbul Onur Yürüyüşü (1)

Bir önceki geceden heyecanlıydım. Çünkü yanımda kameramı getirdim. Ve yürüdüğümüz her anı belgelemek istedim. Kendi gözümden hayatımın sonuna dek hatırlayacağım bir albüm oluşturmak, bunu yaparken de bağırmak, çağırmak, içimde biriken yirmi senelik, adını anmak istemediğim ama "nefret" olduğunu aklımın bir köşesinde hep bildiğim bir oluşumu da gökyüzüne atmak istedim. Sevdiğim, benim gibi olduğunu bildiğim insanlarla mutlu bir gün geçirmek ve bu muhteşem insanları tanımak, içlerinden birkaçına selam vermek, dokunmak, minik sohbetler etmek ve gülümsemek istedim. Herkese gülümsemek istedim. Ama yapabildiğim tek şey, nefretimin nedenini kendime kanıtlamak oldu.

Gün sessiz ve sıcak. Havada yağmur kokusu var ama yağmayacağını biliyoruz. Çünkü içimizde bir yerde havanın bu masum yürüyüşe ihanet etmeyeceğinin bilincini taşıyoruz. Geç uyandık, kafa allak pullak, elimizde kahve bardakları var. Saat kaçta gitmemiz gerektiğini hesaplıyoruz. Arada minik sohbetlerimiz var. Ne giyeceğimizi düşünüyoruz.

Erken gidip komiteye yardım mı etmeliyiz? Yoksa 4 vapurunu yakalayıp vapuru dolduracak yüzlerce LGBT ile eğlenerek mi gitmeliyiz? Gün başlarken tek derdimiz buydu. En büyük derdimiz buydu.

Sonra komitenin Whatsapp grubundan bir mesaj alıyoruz. 

Mesaj: "Polis İstiklal'i kapatmış. Girmemize izin vermiyorlar."
Bir şey yapmazlar. Zaten her sene polis oluyor.

5 dakika sonra.

Mesaj: "Toma gördük, bir şeyler planlıyorlar sanırım."
Saçmalamayın, her sene vardı polis. Göz korkutmak içindir o.

5 dakika sonra.

Mesaj: "Polisler yığılmaya başladı."
Pride bu. Pride'a da saldıracak değiller ya. Saldırmaz de mi?

Mesaj: "Eli sopalı insanlar var. Gezi Parkı bu. Gezi."
Mesaj: "Valiliğe ulaşmaya çalışıyoruz."

Umursamıyoruz. Ne olursa olsun yürüyeceğiz. Büyük ihtimalle saldırmayacaklarını düşünüyor herkes. Onur Yürüyüşü bu. Onur.

Yine de içimde, beni hayatım boyunca takip ettiğine inandığım bir his var. O gün elimde kahveyle otururken ve komiteden gelen mesajları dinlerken de aynı hissin nefesini hissediyorum ensemde. Fiziksel bir rahatsızlık bu. Mideme vuran kaygının, endişenin yakıcı hissi, henüz yemediğim ama yiyeceğimi sadece var olarak bildiğim, henüz atılmamış bir tokadın izi var yüzümde.

Hazırlanıyoruz ve evden çıkıyoruz. Fazla terlememek ve enerjimizi kaybetmemek için gölgeleri buluyor ayaklarımız kendiliğinden. Vapura ulaşıyoruz. Bulduğumuz şey rengin ta kendisi. Vapurun içinden geçerken renk renk insanlar, mavi saçlar, kırmızı dudaklar, gökkuşağından peruklar, birbirlerine hiç tanımayan ama birbirlerini sanki hayatları boyunca tanımışlar gibi bir hisle dolan yüzlerce insan. Onlarcası vapurun arka tarafında, birer sigara yakıyoruz, deniz ayaklarımızın altından akarken ben sadece çevremdeki renkleri izliyorum.

Kabataş'a yaklaşırken vapurun en arkasından, bizim sigara içtiğimiz yerden başlayan ve hepimizi sarmalayıp bırakan, sonra bir diğer renkli insana geçen bir enerji dalgası yayılıyor. "Hissediyor musunuz?" diye soruyor içimizden biri. "Bir enerji yayıldı." Yayılan şey masumiyetin renkleriydi. Biliyorum. Korkuyorum, çünkü kirletilmek üzereyiz.

Kabataş vapurundan inip, Taksim'e gitmek üzere metroya iniyoruz. Yüzlerce LGBT, tüm istasyonu doldurduk. Bir grup bağırıyor. "Neredesin aşkım?" Çığlıklar atıyorum. Sesimi değil, tüm içimi atıyorum. "Buradayım aşkım!" Daha metroda başladık biz yürümeye. İçimdeki şey mutluluk değil, öfori bu. Cennette gibi hissediyorum. Benim gibi yüzlerce gay ile "Buradayım aşkım!" diye bağırırken, seslerimize lezbiyenlerin asil çığlıkları karışırken, aradan transları, mankenlere taş çıkartacak cross-dresser'ları, var olan tüm renkleri dinlerken, ben orada, o anda ölebilirim, ve mutlu gideceğimi biliyorum. Birlikteliğin, yalnız olmamanın sınıf atlatan keyfini sürüyorum o metro istasyonunda. Ayaklarım yerle temas etmiyor. Birbirimizin omuzlarında yükseliyoruz.

İniyoruz. Taksim'deyiz.

Metrodan çıkacak olanları bekliyoruz. Küçük gruplar halinde toplanıyoruz. Yürüyerek gelenler, taksiyle gelenler, arabalarıyla gelenler... Bir arabadan LGBT bayrağı çıkarıyorlar. Trafiğin tam ortasındalar. Delicesine kornaya basıyorlar. Delicesine el sallıyorum onlara. İçimden var oldukları için teşekkür ediyorum. O sırada metro istasyonu merdivenlerinin tam yanına mekan kurmuş bir grup polise takılıyor gözüm. Sanırım onların gözü de bana takılıyor. Onların gözü bize takılıyor. Bakışlarında tam adlandıramadığım bir boşluk, amaçsızlık ve insanı fazlasıyla rahatsız eden bir rahatlık var.

Bu rahatlık beni huzursuz ediyor çünkü bakışlarının aksine havada bir gerginlik var. Ben gerginim. Kimsenin bilmediği bir şeyi biliyor ve birkaç dakika sonra olacakları göremesem de hissediyor gibiyim. O sırada polislerden birisi bize bakıyor. Başını sallıyor gülerek. Gözlerinde artık rahatlık yok. Biliyorum, Gözlerinde, sevmediği bizlerden alacağı intikamın keyfini yaşıyor. Başımı çeviriyorum. Benim için günün sona erdiğinin, metrodan dışarı çıkar çıkmaz farkına varıyorum. Bir bakış, bir gülümseyiş, ve ne yapacaklarını biliyorum. Saklanmıyorlar. Onlar saklanmaya hiç ihtiyaç duymamışlar. Gülümseyişleri de kirli vicdanları kadar özgür artık.

İstiklal'e girmeye çalışıyoruz. Onlarca polis grubu farklı yerlere çökmüş, gardiyan gibi bekliyorlar. Giriş kapalı. Girmeye çalışan herkesi reddediyorlar. Sadece bizi değil, o gün orada gezmek için bulunan birkaç vatandaşı da reddediyorlar ve içlerinden bir teyze o polislerden biriyle kavga etmeye başlıyor.

Yönümüzü değiştiriyoruz. İstiklal'e arkadan girmeye çalışacağız. SFK'dan gelecek tabelaları, düdükleri de alacağız ve böylece İstiklal'e bir başka giriş kapısını denemiş olacağız. Polis.

Yönümüzü değiştiriyoruz. Polis.
Yukarıya gidelim. Polis.
Aşağıya gidelim. Polis.
Sağım, solum, önüm, arkam, ebe.
Polis.

Bugün burada bizi durdurmak, bize izin vermemek için bulunmadıkları biliyorum. Söz konusu polis olduğunda hep daha fazlası da geldi. Biraz daha'sı vardı hep.

Arka sokaklardan birinden İstiklal'e girmeye çalışan insanlarla toplanıyoruz. Farklı sokakları denemiş ve başarısızlığa uğramış tüm küçük grupların yolu bir yerde kesişiyor. Büyük kısmıyla da biz, içinde bulunduğumuz sokakta buluşuyoruz. İstiklal'e girmeyi denemek için dağılmadan önce, başlatmamıza  izin vermedikleri yürüyüşü küçük sokaklardan birinde başlatmayı deniyoruz.



Birkaç dakika sonra ilk polis müdahalesiyle karşılaşıyoruz. Hayır, ilk polis müdahalesi önümüzü tıkamakla değildi, coplarla değildi, ilk yaptıkları şey biber gazı atmak oldu. Yukarıdaki videoda izlediğiniz grup dağıldı. Bir kez daha bambaşka yerlere gittik.

Çeşit çeşit ara sokaklarda bekliyoruz. Birilerinin yürüyüşle ilgili güzel bir haber vermesini ve gruplara İstiklal'e girebilecekleri bir yere gitmelerini söylemelerini umuyoruz. Tüm umudumuza rağmen aldığımız haberler sadece Taksim girişinde yapılmaya başlanan saldırılardı. Biz taksimden kaçtığımızdan (sürüldüğümüzden) beri, Taksim'de her şey daha da şiddetlenmişti. Sadece yarım saat içinde yaralananların, gaz bombası yiyenlerin haberlerini almaya başladık. Yürüyüşü organize etmek için kullanılan ağlar, mesajlaşma grupları, hepsi de polislerin nerede olduğunu belirlemeye yarayan, insanlara nerelere, hangi sokaklara gitmemelerini söylemeye yarayan birer haberleşme kanalına dönüştüler. Artık yürüyüşten değil de, hayatta kalmaktan söz ediyorduk. Basitçe yürümek için toplanmıştık ama sadece 30 dakika içinde Gezi'deydik. Yeniden.

Çaresiz CHP'den yardım istiyoruz. Bir milletvekili Toma'nın üzerine çıkarak saldırıyı engellemeye çalışıyor.


Bir süre daha umutsuzca bekledikten sonra çaresiz Cihangir tarafına yol alıyoruz. Haber çıkana kadar biraz dinlenmek istiyoruz. Biz Cihangir'e yürürken şunlar oluyor:







Bir grup eli sopalı insan da polise destek veriyor.






Tünel Meyda'nında yapılacak basın açıklamasını biz telefonlarımızdan takip etmek üzere Cihangir Merdivenleri'ne geliyoruz. Ama hiçbir şey iyiye gitmiyor.




Cihangir Merdivenleri'ndeyiz. Oturmak için aşağılara inerken bir kedi yavrusu buluyorum. Dört haftalık anca olsa gerek. Kucağıma alıyorum ve seviyorum. Dizlerimde uyuyakalıyor. O an kendimi kucağımdaki kedinin masumiyetiyle teselli etmeye çalışıyorum. Bu aslında bir uyuşturucu. Herkes şakayla karışık bir şeyler anlatıyor. Moraller bozulmamış gibi davranmaya çalışıyoruz ve ben uyuyan bir kedi yavrusunu seviyorum dinlenmeksizin, cinnet geçiriyoruz.

Biz Cihangir Merdivenleri'nde bir grup LGBT ile otururken (yürüyüşten sürülen herkes buraya geliyor), bir başka yerde, ironik varlıklarıyla ne yapmaya çalıştıkları hiç anlaşılamayan AK LGBT'lilerden birisi tazyikli suyla yerlere savruluyor.




Onların da kafası karıştı. Gerçek, yüzlerine fışkırtıldı.




Merdivenlerde birkaç saat oturduktan sonra kalkıyoruz. Akarsu Yokuşu'na yürüyoruz. Orada toplanan bir grupla buluşacağız. Yürürken yanımızdan geçen türbanlı teyzelerden birisi bize lanetler okuyor. Bu arada bir başka yerde, bir hacı amca bizim bayrağımızı sallıyor.



Cinnet geçiriyoruz.

İki türbanlı bayan bizim bayrağımızı sallıyor.



Cinnet geçiriyoruz.


Akarsu Yokuşu'na ulaşıyoruz. Bozulan morallerimizi yola oturarak, yolu kapatarak, ve nihayet kendimize güvenli bir cadde bulup, orada uzun bir süre sohbet ederek, birkaç bira içip bir şeyler atıştırarak düzeltmeye çalışıyoruz. Biraz daha iyiyiz.

Akşam bastırırken, açlıktan ölmek üzere olduğumuzu fark edip yemek yemeye gidiyoruz. Bu sırada yarım saat sonra geri dönmek üzere ardımızda bıraktığımız Akarsu Yokuşu'nda, üç trans kardeşimiz öfkeye ve gerginliğe daha fazla dayanamıyor ve çırılçıplak soyunup sokağa dökülüyorlar.

Birileri bundan, bizden nefret ettiklerinden daha çok nefret ediyorlar.



Cinnet geçiriyoruz.

Saat 18.30'da valilikten izin çıktı. Küçük bir grup Galatasaray'dan Tünel'e doğru yürüdüler.



İstiklal'e girmeyi başarabilen tek gruptular. Ne yazık ki gaz yemekten kurtulamadılar. Tünel'de sıkıştırıldılar.





Cinnet geçiriyoruz.

Biz yine de o bayrağı göklere çıkarıyoruz.


Cinnet, bizi geçiriyor.