Mümkünsüz Gay Bütünlüğü

Benim kafa yapım bellidir, biliyorsunuz. Kural 1: Karşındakinden bekleme. Ve biz gaylerin iyileşmeye nasıl da ihtiyacı var... Bunca yara, bunca açık yara... İş, kendimizi iyileştirmeye gelince başkalarından, hele ki aşık olduğumuz insanlardan hiçbir şey beklememiz gerektiğinin savunucularındanım ben. Ama... Bu kuralın geçerli olmadığı bir nokta olduğuna inanıyorum. Bugün o noktadan söz edeceğim.

İş kendimizi iyileştirmeye gelince, hele ki aşık olduğumuzdan hiçbir şey beklemeyelim, ne gerekiyorsa kendimiz yapalım dedim. Böyle olması gerektiği için değil, böyle olmazsa, eğer 'o adamdan' beklersek, işe yaramayacağı için. Çünkü o adamdan gelecek her şeye ihtiyacımız olduğunu düşünüyoruz, ama kendimizden gelmediği sürece gelen şeyin hiçbir şey ifade etmeyeceği gerçeğini unutuyoruz. Biz kendimizi affedemedikten sonra o adam affetse ne olur? Gibi... Bu Kural 1 dediğimiz şey 'kendini sevmek', 'kendini affetmek', 'kendini değerli görmek' gibi birçok konuda geçerli. Ama bu aynı Kural 1'in geçerli olmadığına özellikle bu aralar çok sıkı sıkıya inandığım bir nokta, tek bir nokta var:

'Bir Bütün Olmak'

Biz gayler gerçekten parça parçayız, böyle parçalar halinde de yaşıyoruz. Parçalanmamızın en önemli nedeni, aynı anda onlarca mücadeleyi bir arada veriyor olduğumuz gerçeği. Keyfimiz böyle istediğinden değil, dünya yaptı bunu bize. Bir mücadele hayatta kalmak için, bir mücadele kendini gizlemek için, bir mücadele güvendiğin insanlara açılabilmek cesaretini bulabilmek için, bir mücadele kendini (içten içe) gay olduğun için affedebilmek için, bir mücadele seni sevmeyen koca bir dünyaya inat kendini sevebilmek için...

Bu saydıklarım daha bizim verdiğimiz mücadelelerin onda biri değil. Hele ki her birimiz kendi içimizde bir diğerimizin bilmediği çok daha kişisel mücadeleler de veriyoruz. Bu liste sonsuza kadar...

Ama bütün bunların yanında bir de 'bütün olabilmek' için verdiğimiz mücadele var. Bu mücadele, diğerlerinin içinde gizlenmiş durumda. Çoğu zaman bilincimize ulaşmayan, ulaşamayan bir mücadele. Bazen aktif, bazen de gerçekten çok pasif olarak verdiğimiz bir mücadele. Ama sonuçta bu mücadele var. Farkında olsak da, aklımıza hiç gelmemiş olsa da, var.

Ve ben garip bir şekilde verdiğimiz tüm mücadelelerin içinde en sorunlusunun, en zorunun ve belki de gelecekte kazanma ihtimalimizin en az olduğu mücadelenin bu olduğunu düşünüyorum. 'Bütün olmak' deyince böyle apışıp kalmayın. Tam olarak ne demek istediğimi birebir anlamanıza gerek yok. Bütün dediğim anda zaten kafanızda az çok bir fikir oluştu, ve belki de sizin için, bütün, diğer herkesten başka bir anlama sahip. Hiç önemli değil. Ne kadar farklı olursa olsun, aslında aynı bütünden bahsediyorum. Mücadele aynı çünkü.

Bütün olmayı anlamadıysak eğer (ki olmadığımız bir şeyi olmayı anlamadığımız için suçlanamayız), 'bütün olmama'yı anlayabiliriz, zira bu hissi yakından tanıyoruz, çünkü olmadığımız bir şeyi olmama durumunu zaten yaşıyoruz, anlamaya çalışmaya gerek yok.

Bölük pörçük hissetmek. 

Kalbimizin bir köşesi çocukluğumuzda kalmış, bir parçası nasıl olacağını merak etmeye bile korktuğumuz geleceğimize saklanmış, kimseye görmediğimiz minik minik parçaları da bize zarar veren herkesin tırnak aralarına bulaşmış. Kalp bir gün sevmeye hazır, aynı günün akşamı 'neden ki? ne olacak ki sanki? sevmemize izin yok' diye ağlıyor. Kalp bir gece bu dünyaya minnet dolu, aynı gece iki saat sonra bizi böyle hırpalayan dünyayı, bu dünyadaki 'yarın'ı, avuç içlerini açıp da kötü bir adamı itmeye çalışan çocuk gibi itiyor.

Beynin %1'i kahkahalar. Hemen ardından gelen %1'inde yine kahkahalar, ama aynı kahkaha değil bunlar. İlki mutlu olduğumuz parmakla sayılı anlar, ikincisi bize gülen dünyanın sesleri. Sonra bir %1 daha, korkuyla atan nabızlarla vücudumuza pompalanan adrenalinin yanık kokusu depolanmış. Bir başka %1'de annemizin sevgi dolu dokunuşu, ama hemen ardına dünyanın kalanının attığı tokatların izi, sesi, depolanmış. Beyin bir dakika uyumaya ve yeni güne umutla başlamaya hazır, üç dakika sonra yaşamak korkusuyla dolup yarına uyanmamak için elinden geleni yapmaya kararlı. Beyin, bizi yarına uyandırmaktan öyle korkuyor ki, bizi uyandırmamaya öyle kararlı ki, bizi uyutmuyor. Beyin, uyumazsa, yarına uyanmak zorunda kalmayacağına inanmış. Duman lekeleri. Baca perileri.

Ruh? Ruh? Ruh?

İşte bölük pörçük hissetmekten, 'bütün olmamak'tan kastım tam olarak bu. Beyninizin her yerinde farklı bir siz var, farklı bir size ait anılar var, maskeler, sahte yüzler... Kalbinizin her atışında bambaşka bir duygu var ve hayır, hiç de sanıldığı kadar eğlenceli değil bu, aksine çok yorucu. Yorgunuz.

Ben şimdi bu yazıyı sonsuza uzatmak üzereyim, o yüzden hemencecik asıl demek istediğim konuya geliyorum. Yukarıdaki örneklere bakılırsa, biz bu bütün olma işini biraz daha erteleyeceğiz gibi görünüyor. İşin kötü yanı, o 'biraz daha', biraz daha diye diye bir ömür olacak gibi görünüyor. Aramızda şanslı bir azınlık vardır belki, %1 gibi, bütün hisseden. Benim lafım kalan %99'a.

Peki ne yapacağız?... diye düşünürken bir anda kendim gibi 'bütün olmayan' insanları hatırladım. Bu insanların bazıları benim arkadaşlarımdı, içlerinden bir kısmı ise benim en yakın arkadaşlarımdı. Ve bu insanların bana en büyük hediyesi belki de sadece benim yanımda geçirdikleri zaman oldu. Çünkü ancak bu şekilde gözlemleyebilirdim onları. Ve hiç beklenmedik bir şekilde, ilk defa diğer insanları gözlemlerken müthiş güzel bir sonuca ulaştım, ki ben normalde çok çok korkunç sonuçlara ulaşırım, imzamdır bu benim.

O sonuç neydi biliyor musunuz? Ben, bu insanlardan bazılarını hiç de 'yarım yamalak' görmemişim, algılamamışım, ve onlar hakkında 'bölük pörçük' diye düşünmemişim. Bu insanlar bütün oldukları için değil. Vallahi de değiller, en az benim kadar parçaçıklar halinde süzülüyorlar evrende. Ama ben bir şekilde bunu görmemişim. Ve bu benim yetersizliğim ya da tercihim değil. Yani burada söz konusu olan şey, benim onların parça parça oldukları gerçeğini görmemem, kaçırmış olmam ya da görmemeyi seçmiş olmam değil, hiç değil. Aksine, ben onları gayet bilinçli bir şekilde 'bütün' olarak algılamışım. Bana, bir bütün olarak görünmüşler. Ve bunu duymak onlara çok iyi geldi. Bunu onlara söylediğimde, bazen söylemekle kalmayıp gösterdiğimde, onları nasıl gördüğümü, onların dünyaya nasıl göründüklerini ve nasıl da parıldadıklarını onlara gösterdiğimde, gözlerinde gördüğüm şey iyileşmeydi.

Peki ben onları nasıl bir bütün olarak gördüm?
Cevap:

bakış açısı, perspektif
Başka gör.

Yukarıdaki kare bir Apple reklamına ait. Ve tam olarak da bizim nasıl bütün olacağımızı anlatıyor. Biz kendimizi hiçbir zaman bütün olarak görmeyebiliriz, bütün olarak hissetmeyebiliriz; ama bunun nedeni her zaman bizim gerçekten de onarılabilirliğin çok ötesinde zarar almış olmamız değil. Bazen biz kendimizi bu şekilde görüyoruz. Aldığımız bir zarara, diğer insanların bizde açtıkları bir yaraya o kadar takılıyoruz ki, o yarayı kazıyoruz da kazıyoruz. Bazen biz kendimizi kanatıyoruz. İtiraf etmeye ne lüzum, en çok biz kendimizi kanatıyoruz...

Bazen de 'bütün olma'nın da tıpkı 'normal olmak' gibi uydurma bir kavram olduğunu, gerçekte olmadığını ya da olsa bile hiçbir şey ifade etmeyeceğini, çünkü dünyanın %90'ının onlar kendilerini bir bütün sansalar da aslında paramparça oldukları gerçeğini unutuyoruz. Neden unutuyoruz? Neden kendimize yüklenmek, sürekli kendimizi kanatmak böyle kolay bize?

Hiç düşünüyor muyuz, belki de biz bir bütünüz, ama açık yaralarımızın perdelediği gözlerimizden kendimize baktığımızda gördüğümüz tek şey boşluklar, parçalar, ve engebeler... Ya bütünsek de biz göremiyorsak? Ya bütün olmak sandığımız şey aslında mümkünsüzse? Ve biz mümkün olmayan bir şeyi isteyerek kendimizi daha da çok kanatıyorsak, ve birbirini tetikleyen, asla sona ermeyecek ve ürün vermeyecek bir zincir reaksiyonun ortasında kaldıysak?

Ne var biliyor musunuz? Bir gün, (bu noktada bana inanın, doğruyu söylüyorum), birisi gelecek ve şaşıracaksınız. Önce yalan söylediğini, sahte davrandığını düşüneceksiniz. Çünkü o kişi, sanki sizde yanlış olan, yanlış giden hiçbir şey yokmuş, sanki sizin hiç de iyileşmeye, iyileştirilmeye ihtiyacınız yokmuş gibi davranacak. Ve önce sinirleneceksiniz. Sonra aşık olacaksınız. Çünkü o kişi, size, tam olarak yukarıdaki görseldeki gibi bakmayı becerebilen nadir insanlardan olacak.

Onu seveceksiniz. Sizi sevmesine izin vereceksiniz. Sizi sevdiği için değil, sizi 'bir bütün' yaptığı için de değil, hayır, siz onun yanında 'bir bütün değilmiş gibi hissetmediğiniz' için iyileşeceksiniz. Bir an durun da size başkalarının da bakmasına izin verin. Köşeler yerine otursun. Çünkü biz gayler gerçekten o kadar hipermetropuz ki, aynaya baktığımızda gördüğümüz şey, gerçekte olmayı başarabildiğimiz insanın yarısı bile değil. Akıllarımız da öyle hipermetrop ki, kendimizi düşündüğümüzde gördüğümüz şey de gerçeğin yarısı bile değil. Biz kendimizi didik didik etmeye alıştık, parça parça görmeyi de seviyoruz.

İzin verin, bir de başkası baksın.

Belki de bizi bütün olarak görmesi gereken kişi biz değilizdir. Gözlerimiz bozuk bizim aldığımız yaralardan. Belki de bir seferlik, bir bu konuda olsun, çözümü karşımızdakinden beklemeliyiz. Belki de bir defalık da olsa, çözüm bizde değil, karşımızdakindedir. Belki de bu yüzden 8 milyar insan vardır dünyada...

Bu yazıyı okuyan herkes bana söz verdi.
Birilerinin sizi görmesine izin vereceksiniz.
Öpücükler.