kalbin birinci rengi

Çünkü biz, O'nu gördüğümüzde kalbimiz aşkla ve "gören oldu mu?" korkusuyla çarptı.

kalbin ikinci rengi

Çünkü diğer çocuklar kelebek yakalarken, biz hayatta kalmaya çalışıyorduk.

kalbin üçüncü rengi

Çünkü biz bile sonunda, bir şekilde affetmeyi başarıyoruz. Biz, her rengiz.

1 doktorun sizli defteri

Çünkü doktor olduğu halde doktora en çok ihtiyaç duyan da biz olacağız.

1 aktivistin bizli defteri

Çünkü biz henüz çocukken, mumlara üfledik ve savaşmayı öğrendik.

Gayler de Annelerini Öldürür: İltifat Ederek

Selam kızlar. Bu yazıda biraz çocukluğuma inmiş gibi yapmak istiyorum, sonra da hemen çıkmak istiyorum çünkü çocukluğum ben dahil herhangi bir canlının, elinde vayt çaklıt mokayla kırıta kırıta, güvenli bir şekilde inebileceği bir yer değil, canlı çıkmak zor olabilir. Haftaya çok garip bir olayla başladım. Bu konudaki düşüncelerimin erginliğe ulaşması da 5 günü buldu. Her çocuğun annesine iltifat etmek, ona onun kıymetini bildiğini göstermek için kendisine has yöntemleri var. Ama eşcinsel erkeklerde bu iltifatın, belki de üzerine kitap yazılabilecek kadar kompleks bir altyapıya sahip olduğunu fark etmem 20 senemi aldı.

Başlamadan, şarkınız da burada:



Okuldaydım. Bir pazartesi sabahı idi. Her klas ve kendini bilen sağlıklı bir gay erkek gibi, haftaya, ilk dersten kaçıp çimlerde uzaklara bakarak ve diğer insanlardan tiksinerek otururken, en nigga arkadaşımı arayıp 2 saat 35 dakikalık dedikodu session'ı yaparak başlamak üzereydim. Ama bu pazartesi kendimi normalden daha gay hissediyor idim. Arkadaşımı arayıp dedikoduya başlamadan önce bu senenin en iyi pop şarkısı olacağını bildiğim Katy Perry'den Chained To The Rythm'i 3 kez ardı ardına dinleyip kendimi bir Blendax reklamında oynuyormuşum gibi hissetmek istediğime karar verdim, ve bunu yaptım. Bunu yaparken de garip bir şey oldu.

Çimlerin üzerinde salına salına yürüyordum, ve sandalye çekip oturmuş üç kişi dikkatimi çekti. Lise sonda olduğu sakallarının çıkış yönünden bile belli olan bir erkek, yanında da biri annesi, diğeri de anannesi olduğunu tahmin ettiğim iki kadın. Oldukça klasik bir çekirdek aile tablosuydu. Annenin saç kesimi/saç rengi tercihinden, anannenin paltosuna kadar her şey tıpkı benimkine benzer ortalama bir aile tablosu çiziyordu. Baba yoktu resimde. Muhtemelen birisi doktora gelmişti, diğer ikisi de yanındaydı, çıkışta da bizim kafede bir şeyler içmeye falan karar vermişlerdi.

Dikkatimi çeken görüntü değildi, onlara bakmamı sağlayan şey çocuğun sesiydi. Annesi ve anannesi onu dinlerken, kollarını göğsünde birleştirmiş bir şeylerden yakınıyordu:

"Vallaha biri bana öğüt verince sinir oluyom. Hayatta en gıcık olduğum şey öğüt. Biri öğüt verince şeytan diyo sanayiye gir çalış..."

Bu cümlede garip olan bir şey yok. Belli ki üniversitede hangi bölüme gideceği ile ilgili bir aile draması dönmüştü yakın zamanda, çocuk annesi ve anannesine dert yandığına göre de, onun sinirlerini bozan kişi dan dun konuşan babası ya da dedesiydi.

Ama bu cümlenin telaffuz edilme şeklinde, benim kulaklarımda bir tür dikkat talebi yaratan bir şeyler vardı. Çocuğun sesi, konuşma şekli, üslubu o kadar "erkeksi" değildi ki, sanki yukarıdaki cümle şöyle söylenmişti:

"Gııı vallaha biri bana öğüt verince sinir oluyom."

Bunu anannenizin söylediğini hayal edin. Bunu söylerken sıcaktan bunalmış olduğu için ellerini yelpaze yaptığını ve yüzüne doğru salladığını hayal edin. Bu sırada da bir günde olsun, yanında kete ve kısır gibi elementlerle dolu bir tabak. Sonra da bir temmuz günü yapılan oturmadaki külotlu çorap kokusunu falan hayal edin. Neyi anlattığımı biliyorsunuz. Bu cümlenin kulağa nasıl geldiğini de duyabiliyorsunuz.

Daha önce de ailesinin, arkadaşlarının yanında oturan, ve konuşması dikkat çeken, kulağınızda eğreti bir duyarlılık uyandıran eşcinsel gençlere denk gelmiştim elbette. Feminenlik, eğer varsa, en şiddetli olarak kendisini konuşmada, sesin kullanımında gösteren bir şey. Ama hiçbirisi de bende bir yazı yazma isteği uyandırmamıştı. Ya da kendilerine özel bir perspektiften bakmak için bir neden bulamamıştım. 

Bu sefer beni çarpan şey üçlüydü. Ananne, anne, ve erkek torun üçlüsü. Bu dinamiğin böylesine kesin çizgilerle oluştuğu başka bir tablo görmemiştim.

Ananne ve erkek torun arasında, hele de ilk erkek torun arasında, Türk toplumunda, çok klasik, klişe ve bazı durumlarda rahatsız edici bile sayılabilecek bir bağ vardır, bilirsiniz. Ananne her zaman erkek torununun erkek çocuğunu göreceği günleri hayal eder, ömür olarak beklentisini de buna göre kurmuştur bizim toplumumuzda. Önce torunun üniversiteye gitmesini, sonra askerlikten dönüşünü, sonra evliliğini hayal eder, ve buna göre yaşamayı umar. Ama bu beklentilerin her biri de gerçekleştikçe, yerine bir tane daha koyulur, sanki sonsuza kadar yaşamayı planlıyordur bu ananne denen yaratık. Ömür süresini, kendilerini baz alarak planlamayı seçtiği mil taşlarının sonu gelmeyecek gibi görünmektedir, ta ki erkek torunun erkek çocuğunu bekleyene kadar. Bundan ötesi yoktur. Bu son noktadır. Bir anannenin hayatında olmasını bekleyeceği son şey, ilk erkek torunun ilk erkek çocuğudur. Annenin de bu erkekten birçok beklentisi vardır elbette, ama yine de ananneninkiler kadar dramatik bir ağırlık yoktur üzerinde. Çünkü ananne ömrünün kalitesini bu erkek çocuk üzerinden ölçmektedir. Üniversitesi, askerliği, işi, nişanı, evliliği... Bunların hepsi de annede bir heyecan uyandırır, ama ananne bunları bekleyerek yaşar, ve ölmeden önce hayatını gözden geçirirken de bunları kullanır listesinde birer madde olarak.

İşte karşımda, erkek torun, ondan bekledikleriyle ömrünü ölçen ananne, ve bir de anne vardı. Ama tabloda yanlış olan bir şey vardı. Bu yanlışlığa ben karar vermemiştim. Benim algılarım da gayet nötrdü. Evet, o gün normalden daha gay uyanmıştım ama kimse üzerime peri tozu falan serpmemişti ben uyurken. Yanlış olan şey, erkek torunun kurduğu cümlelere, sohbet etmeye olan hevesine karşı, anne ve anannenin suskunluğuydu.

Suskundular. Ananne başını yere eğiyordu çocuk konuşurken. Annesi ise gözleriyle uzakta bir noktaya bakıyor gibi bakıyordu, dudağında kırık bir gülümsemeyle. Elle tutulur bir rahatsızlık asılı kalmıştı aralarında, ve çocuk bunun farkında değildi. Çünkü konuşmaya, anlatmaya devam ediyordu. Diğer ikisi ise susmaya...

Anne uzakta bir yerlere falan bakmıyordu; kendi annesiyle göz göze gelmemeye çalışıyordu. Kendi annesinin, "bu çocuk niye böyle" der gibi bakmasından korkuyordu, ve annesinden kaçırıyordu gözlerini. Çocuğuna da bakmıyordu, çünkü gözlerini kaçıran halini çocuğunun görmesini istemiyordu.

Sanki orada, o iki kadınla oturması gereken bir kız çocuğuydu. Bu cümleyi kuran bir kız torun olsa, ananne de anne de tıpkı o kız torunun üslubuyla bu dertleşme faslına katılacaklar, ve hatta bunu "baba/dede" gibi figürlerin arkasından yapılan belli belirsiz, keyifli dedikodu seanslarından birine çevireceklerdi. Üç kız olsalardı eğer...

Bu sahneyle ilgili beni çarpan iki şey vardı. İlki, hepimiz de, kabul edelim ya da etmeyelim, hayatımızda en az bir kez, bu tablodaydık, ve o erkek çocuğun yerindeydik. Siz kendinizi ne kadar maskülen sanırsanız sanın, konuşmanız ne kadar babanıza çekmiş olursa olsun, sesinizde, siz hariç herkesin fark edebildiği bir farklılığın olduğu, ve çevrenizdeki insanların sizden bakışlarını kaçırdıkları bir an'ı yaşadınız, ve o an'ın başrolündeydiniz. Beni çarpan ikinci şey ise bir soru oldu: "Annem, başkalarıyla birlikteyken, ben konuşunca, bu kadın gibi rahatsız mı olmuştu? Hayatı boyunca?"

Burada önemli olan, "hayatı boyunca?" öbeği. Eğer feminen bir gay iseniz, kendinizle ilgili öz-farkındalığınız hayatınızda bir noktadan sonra pik yapıyor zaten. Aile/akrabaların bir arada olduğu ortamlarda, hem konuşacağınız şeyi, hem de konuşma şeklinizi, harf başına 38 ATP harcayarak seçtiğiniz bir döneme giriyorsunuz. Yani, annem hayatı kayda değer bir kısmı boyunca o kadının rahatsızlığını hissetmiş bile olsa, bir noktadan sonra o rahatsızlık haliyle ve hayli hafiflemiştir diye düşünüyorum. Ama o güne gelene kadar... Ben, kendimle ilgili hiçbir öz-farkındalığa sahip değilken, henüz bir eşcinsel olarak kendime dışarıdan bakmak zorunda kalacak kadar, kendi sesimi kaydedip acaba fazla mı kadınsı konuşuyorum diye dinleyip kendi sesime not vermeyi deneyecek kadar dünya tarafından hırpalanmamışken... Yani, hayatımın belki ilk 15 senesi, ilk 18 senesi... Bazı insanlar için belki ilk 20 sene... Anneler, bu rahatsızlığı en şiddetli haliyle kaç sene ve kaç kez hissetmişlerdi?

Bunun üzerinde daha fazla düşünmedim. Çünkü bu soruyu cevaplamanın bir anlamı yok. Ama  o çimlerde, ve güneşli, serin sabahta, bu soruyu cevaplamaya çalıştığım kısa süre içerisinde şunu fark ettim:

Bu çocuk böyle konuşmayı babasından öğrenmedi, dedesinden öğrenmedi; amcasından, dayısından, ve hetero kuzenlerinden de öğrenmedi... Kimden öğrendi?

Çocuğun kurduğu cümle, ve konuşma şekli beni çarpmıştı. Çünkü o 3'lünün oturduğu ortamda, o cümleyi, o tonlamayla kurabilecek iki insan vardı: Ananne ve anne. Ben o çocuğun kurduğu cümleyi anannenin ya da annenin ağzından duysaydım, benim dikkatimi çeken hiçbir şey olmazdı, belki dönüp onlara ikinci kez bile bakmazdım; ama cümleyi bir erkek sesi taşıyordu. Demek ki bu erkek çocuk, bu cümleyi böyle kurmayı, böyle konuşmayı, böyle tonlamayı, anannesinden ve annesinden öğrenmişti.

Aile oturmalarından aile büyüğü erkeklerin üyesi oldukları mağara kavminin akıldan ve yarardan uzak futbol, politika gibi konu başlıklarını dinlemek yerine, bu çocuk kadınların oturduğu mutfak masasında bir sandalye bulmuştu kendisine. Evet, misafirlerin yanına çıkması gerekiyordu, ayıp olurdu yoksa. O da çıkmıştı, hayatı boyunca çıktı. Misafirlerin yanına çıkıp çıkmayacağını seçememiş olabilirdi, ama en azından misafirlerin hangi kısmıyla birlikte oturacağını kendisi seçmişti. Yan odada oturan büyükanneye rağmen hakemin anasına söven babasının, dayısının yanında oturmaktansa, belki kendilerinden başka kimseye zararı dokunamayacak konular konuşan, tırnak içerisinde genel ahlak penceresine göre en düşük haliyle dedikodu yapabilecek olan kadınlarla birlikte oturmayı seçmişti bu çocuk. Hayatı boyunca bunu yaptığı için de, o cümleyi, o kadınlardan birisi kuruyormuş gibi kurmuştu.

Neden?


En basit haliyle: Bu çocuk, dedikoduyu sevdiği için, ya da kadınların konuştuğu konuları sevdiği için, kadın misafirlerle, anannesiyle, annesiyle birlikte oturmamıştı. Hayır. Bu çocuk, dedesinin ve babasının konuştuğu konulardan, ve konuşma şekillerinden iğrendiği için, bütün benliğiyle tiksindiği, midesi bulandığı için, anannesi ve annesinin olduğu masada oturmayı tercih etmişti. Çünkü bu çocuk ilk olarak oturması için erkeklerin yanına gönderilmişti. Yani kadınların konuştukları şeyi sevip sevemeyeceğini anlamadan önce, o ailedeki erkeklerin konuştukları şeylerden ve konuşma şekillerinden nefret ettiğini öğrenmek zorunda kalmıştı. Eh, annesini sevdiğini fark etmeden önce, her aklı başında eşcinsel gibi ilk olarak babasından nefret ettiğini anlamıştı. Zeliha teyzenin oğlunun yeni bulduğu kızın İngilizce öğretmeni olması, bu çocuğun ilgisini çekmiyordu. Hayır. Ama dedesinin, tv'de tanımadığı bir insanın anasına detaylıca küfür etmesinden nefret ettiği için, bir ihtimal nefret etmeyeceği bir şeylerin konuşulduğu masaya geçmişti bu çocuk. Anannesinin, ve annesinin yanına gitmişti.

Bu bir iltifat değil mi? Sonuçta, belki hayatının önemli bir kısmı boyunca insanların garipseyeceği bir konuşma şekli, bir feminenlik türü geliştirmiş olabilir bu çocuk; ama zararı kendine, ama değil, ne fark eder? Sonuçta, bu bir iltifat değil mi?

Bu çocuk annesine şunu söylemiyor mu?

Sevgili anne... Ananneme hayatını zehir etmiş hayvan dedemden, ve seni en az benim ömrüm kadar olan bir süredir bir hizmetçi ve seks kölesi gibi kullanan babamdan o kadar tiksiniyorum ki, benim rol modelim sendin. Ailedeki diğer erkek çocukların aksine, dedem ya da babam gibi olmayı hayal ederek büyümedim. Senin gibi olmayı hayal ettim. Bu yüzden de vaktimin çoğunu seni, ve belki sevdiğim diğer kadınları izleyerek geçirdim. Doğal olarak bu süreç, konuşmam, jestlerim, mimiklerim ve düşünme şeklim üzerinde kalıcı bir etki bıraktı. Bugün, ben konuşurken sen rahatsız oluyorsun, çünkü babam gibi değil, senin gibi konuşuyorum. Ama seni sevdiğim için. Olmak istediğim insan babam olamazdı; seni seçtiğim için, senin gibi konuşuyorum. Yani, babamın oğlu değil, senin oğlunum. Ve bu bir seçimdi. Bazen bilinçsizce, ama içgüdüyle, bazen de bilincimin tüm ağırlığıyla yaptığım bir seçimdin sen. Bu, babamın asla sahip olamayacağı bir lüks; ama senin omuzlarından da hiç inmeyecek bir ağırlık, ne var ki, sana verebileceğim en güzel iltifat.

Ya da şunu demiyor mu aslında?

Sevgili anne. Bütün bir yeryüzü, çocukluğumdan beri beni her gün acıttığı için, ve bana tepeden baktığı için, babamın haksız ve güçlü bir erkek olarak senin kadın canını nasıl acıttığını biliyorum. Yeryüzü benim canımı, babamın senin canını acıttığı gibi acıtıyor. Babam sana her yanlış yaptığında, bunu seninle birlikte görüyorum, seninle birlikte acıyorum. Bu yüzden de senin gibiyim. Senin gibi konuşuyorum. Senin gibi cümleler kuruyorum. İnsan sevdiğine çeker anne. İnsan bildiğine, insan anladığına benzer anne.

Bir gay konuşurken, annesi gözlerini kaçırıyorsa, bilin ki o anda o gay, annesine iltifat ediyordur; annesi bunun farkında olmasa bile. O çocuk o şekilde, annesi gibi konuşarak; anne'nin yıllardır içinde tuttuğu ve baba'dan sakındığı her türlü öfke fırtınasını da ifade etmiş oluyor aslında. Anne'nin baba'ya söyleyemediği, söylememeyi tercih ettiği her türlü "eleştiri"yi, o çocuk, o anda annesi gibi feminen bir şekilde konuşarak, annesi adına söylemiş oluyor aslında, ve feminen bir şekilde konuşuıp, "Bak baba, senin gibi olmadım, annem gibi oldum" diyerek, o çocuk, babasına hayatı boyunca duyup duyabileceği en ağır hakareti ediyor; annesini omuzlarında yükseltirken.

Bir gayin annesine en güzel iltifatı, anne için utanç, endişe, korku doludur. Ama bana sorarsanız, anne'nin bu anla gurur duyması gerekir. Anne farkında olmasa da, feminen bir eşcinsel çocuk, anne'nin baba'dan emek harcamadan aldığı bir intikam, ve ailedeki bütün embesil erkeklere de manifestosudur. Bir noktada herkese acı vermiş, ve acı verecek olan bir manifesto. Erkek çocuk böyle kırıla kırıla konuşunca, anne ölür belki, ama dudağındaki gülümseme, her ölüşüne karşın iki can bulduğunun da kanıtıdır çoğu zaman; eğer dikkatli bakabilirse, oğluna bakıp da görebilirse.

Heteroseksüel erkekler ise... Bilirsiniz, unutmazlarsa eğer, ya da Facebook'ta bir paylaşım görürlerse tesadüfen, annelerine blender/elektrikli süpürge falan alırlar, Anneler Günü'nde. Böylece annelerinin kendileri için bir hizmetkar olduğunu düşündüklerini bilinçsizce doğrularken her sene, annelerine iltifat ettiklerini sanırlar. Eşcinsel erkeklerin annelerine iltifatı ise, üzerinde bir yüksek lisans tezi yaptırmayı gerektirir, o kadar derindir.

Feminen olmayan, ya da toplumun beklediği cinsel davranış paketine uygun davranan gaylerde de bu iltifat heteroseküel erkeklerinkine göre daha fazla derinliğe sahip. Konuşması, giyinişi, heteroseksüel erkeklere benzeyen gaylerin annelerine iltifat etme şekli de babalarıyla yaşadıkları pasif-agresif gerilimle kendini gösteriyor diye düşünüyorum. Feminen gaylerin annelerine her anlamda benzemeleriyle anneye verilen hediye, ve babaya açılan savaş, heteroseksüel kalıbına uyan gaylerde, yemek masasında, aile oturmasında babaya/dedeye sokulan laflarla, ya da bir tartışmada feminen gaylere göre çok daha sakin bir tonda olsa da, otomatik olarak annenin yanında yer alma, annenin tarafını tutmayla kendini gösteriyor. Ve inanıyorum ki, anne, oğlu kendisine benzesin ya da benzemesin, oğlunun eşcinselliğinin kendisine nasıl bir iltifat ettiğini uzun bir süre zarfında gözleyebiliyor. Annelerin de, kabul etseler de etmeseler de, bu iltifatın hiç olmadı böyle anlarda gözlerindeki rahatsızlığa karşın dudaklarında baba'dan inatla saklamamayı tercih ettikleri çarpık bir gülümseme oluşturacak kadar farkında olduklarını biliyorum.

Farkındalar, çünkü yeryüzündeki en homofobik anneler bile, en bağnaz, en korkunç olanları bile, kendilerini eşcinsel oğullarıyla bağlarını koparmaya getiremiyorlar. Hayatı boyunca aileye türlü utanç kaynağı olmuş heteroseksüel bir oğul'u aylarca aramamak hakkıdır annenin, içi acır ama parçalanmaz. Utanç kaynağı bile olsa, gay bir erkek çocuk, eninde sonunda aranır o telefonla. "İyi misin?" diye sorar anne. Heteroseksüel oğluna vermediği bir tür merhamet vardır sesinde hep. Bu da, anne'nin eşcinsel oğlu'na iltifatıdır. Çocuk farkında olsa da olmasa da...

Tıpkı yukarıdaki şarkının adı gibi, bir "pırlanta"dır, eşcinsel oğul ve anne arasındaki görünmez bağ.


ELEŞTİRİLER:


Bu yazıyla ilgili sizden gelen eleştirileri şu şekilde toplamak istiyorum:
  • Bütün feminen gaylerin aynı keseye konulması.
  • Feminenliğin oluşum mekanizmasının klişe bir aile yapısına indirgenmesi, ve cinsiyet paketindeki olası bilimsel ve çevresel kompleks oluşum mekanizma(ları)nın görmezden gelinmesi.
  • Bütün feminenlik kavramının aynı şekilde oluştuğunun, ve aynı şeye karşı psikolojik bir manifesto olduğunun iddia edilmesi.
  • Bütün feminen gayler ve anneleri arasında aynı şekilde bir ilişki olduğunun iddia edilmesi.
  • Annesi olmayan feminen gayleri nasıl açıklıyorsun?
Eleştirileriniz için teşekkür ederim. Hepsi de çok değerli, ancak bazıları çok salak :) Yazının konusunu ve amacını kaçırmış okuyuculardan bu eleştiriler geliyor, farkındayım. Bu yazının da KTOG'daki diğer yazılarla birlikte bir bütünlük içerisinde okunması gerektiği taraftarıyım. KTOG üzerindeki daha eski yazılarda feminenlik, eşcinsellik, aile bağları gibi konuların hepsinin de bilimsel ve çevresel birçok faktörden etkilenerek oluşabileceğini, ve basitçe bir psikolojik travmaya bağlanamayacaklarını yazmış, ve sizin eleştiri olarak sıraladığınız maddeleri argüman olarak bu ülkede ilk savunan blogger olarak, bu yazıda değindiğim bir faktör ile feminenliği açıklamaya çalışmayacağımı anlayacağınızı düşünüyorum. Bazı okuyucular anlamamış olabilir. Bu sıralanan eleştirilerin hepsi de benim daha eski yazılarımdaki konu başlıklarını oluşturuyorlar zaten. Bu yazının amacı feminenliğin oluşumunu açıklamak değildi. Yazının herhangi bir yerinde böyle bir iddia olmadığını da görebilirsiniz. Ancak feminenlik varsa, yani bir şekilde oluştuysa, bu oluşum sürecindeki olası faktörlerden birini masaya yatıran bir bakış açısı vaat ediyor bu yazı. Konuya nokta koyma amacı güden bir yazı değil; aksine, noktaları virgüle çevirmeye davet eden bir yazı. "Olan şey bu", demiyoruz, ama "olan şeylerden biri de" bu olabilir mi? Bu şekilde bakmak daha sağlıklı. Ancak yazının böyle bir anlamı olduğunu görebilmek için, KTOG üzerindeki geçmiş başlıkların da okunması gerekli. KTOG'daki her yazının birbiriyle bağlantılı, ve belki de birbirlerinin devamı olduklarını hatırlamak gerekli. Belki de KTOG bir dergi olarak değil, bir kitapmış gibi okunmalı.

Bir de, yazıdaki şiirsel bakış açısını hesaba katarak, yazının, "bu böyle olur" demediği, aksine, "düşünsene, sanki bu böyleymiş gibi" diyen bir gülümseme yaratmak istediği de belki yazı tekrar okunduğunda görülebilir. Ayrıca, feminenlik gibi, KTOG'un senelerdir aktivizm konusu yaptığı bir maddenin oluşum mekanizmasını açıklamak isteseydim, bir tıp öğrencisi olarak bunu bu kadar şiirsel bir dille yapmazdım. Bunu da anlayacağınızı biliyorum. Bu hipotetik eleştirilerin dile getirilmesi gereken yer de şiirsel bir yazı olmamalı zaten. Kuvvetli eleştiriler, aynı skalada yarıştıkları argümanların yanında olmalılar, şiirlerin değil. Kırsaldan sevgiler.

0 comments :

Yorum Gönder